
Resen yapılması gereken işlemlere ilişkin giderler
HMK Madde 325
(1) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işlerde, hâkim tarafından resen başvurulan deliller için gereken giderlerin, bir haftalık süre içinde taraflardan birisi veya belirtilecek oranda her ikisi tarafından ödenmesine karar verilir. Belirlenen süre içinde bu işlemlere ait giderleri karşılayacak miktarda avans yatırılmazsa, ileride bu gideri ödemesi gereken taraftan alınmak üzere Hazineden ödenmesine hükmedilir.
6100 sayılı Kanunda Yer Alan Madde Gerekçesi
Madde, 1086 sayılı Kanunun 415 inci maddesinin günümüz Türkçesine uyarlanmış şeklidir. Maddede tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri davalara ait yargılama giderleri düzenlenmiştir. Bu davalarda toplanacak deliller için gereken giderin yatırılmasıyla ilgili, süre bakımından işlemin hızlandırılmasını sağlayacak şekilde bir düzenleme yapılmıştır. Şöyle ki; mahkemenin, giderlerin yatırılması için taraflardan birisi veya belirteceği oranda ikisine yedi günlük kesin süre vermesi ve bu süre içinde ilgilisinin giderleri ödemesi öngörülmüştür. Şayet bu süre içinde giderler yatırılmaz ise mahkemenin ikinci bir süre verme imkânı olmayıp, masrafların ileride haksız çıkandan alınmak üzere Hazineden ödenmesine karar vermesi gerekecektir.
Re’sen yapılması gereken işlemlere örnek olarak; 3402 sayılı Kadastro Kanununun 30 uncu maddesinin ikinci fıkrasındaki “Hâkim re’sen lüzum gördüğü diğer delilleri toplayarak taşınmaz malın kimin adına tescil edileceğine karar vermekle yükümlüdür.” şeklindeki hüküm ile 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 146 ncı maddesinde yer alan Cumhuriyet savcısının mutlak butlan davası açması, 183 üncü maddedeki velayetle ilgili hâkimin re’sen gerekli önlemleri alması, 284 üncü maddedeki soybağına ilişkin davalar, 346 ncı maddedeki çocuğun korunması için uygun tedbirlerin alınması, ayrıca söz konusu Kanunun 348 ve 349 uncu maddelerinde yer alan velayetin kaldırılmasıyla ilgili hükümler gösterilebilir.
Adalet Komisyonu Değişiklik Gerekçesi
Tasarının 329 uncu maddesinde geçen “yedi günlük” ibaresi, sürelerin hesabında kolaylık sağlanması ve uygulamadan kaynaklanan sorunların giderilmesi amacıyla “bir haftalık” olarak değiştirilmiş ve madde teselsül nedeniyle 331 inci madde olarak kabul edilmiştir.
HMK Madde 325 Resen yapılması gereken işlemlere ilişkin giderler
Yargıtay İçtihatları
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 2015/12052E. , 2018/1378K.
- HMK Madde 325
- Resen yapılması gereken işlemlere ilişkin giderler
MAHKEMESİ:Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki muvazaalı işlemin iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hükmün süresi içinde davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü
K A R A R-
Davacı, davalı ile aralarındaki boşanma davası devam ederken dava konusu taşınmazın muvazaalı olarak teyzesinin torunu …’ya devredildiğini belirterek, bu muvazaalı satışın iptaline karar verilmesini istemiştir.Davalı, davacıdan boşandıklarını taşınmazı bedeli karşılığı sattığını, işlemlerde muvazaanın olmadığını, haksız açılan davanın reddi gerektiğini savunmuştur.Mahkemece, davacıya tanıklarını bildirip hazır etmesi için iki celse olanak tanındığı davacının öninceleme duruşmasından sonra 6100 sayılı HMK’nın 140/5. maddesine göre verilen süre içerisinde gereken açıklamayı yapmadığı, sonraki celsede dinletecek herhangi bir tanığının bulunmadığını, mahkemeye dava dilekçesinin ekinde sunduğu tapu örneğinden başka bir belge ibraz edemediği veya davalının muvazaalı olarak taşınmazı devrettiğine ilişkin herhangi bir tanık dinletemediğinden delil sunulamayan ve ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.Dava BK’nun 19.maddesine dayalı olarak açılan muvazaalı işlemin iptaline ilişkindir.
1-Kural olarak 3.kişiler, danışıklı işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilir. Çünkü danışıklı bir hukuki işlem ile 3.kişilere zarar verilmesi onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem
niteliğindedir. Ancak 3.kişinin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için onun danışıklı işlemde bulunandan alacaklı olması ve danışıklı işlemin alacağının ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış bulunması gerekir.Yüzeysel bakıldığında iptal davaları ile muvazaa davaları arasında bir benzerlik görülmekte ise de bu benzerlik her iki davanın güttüğü amaçtan öte gitmemektedir. İİK’nın 277. maddesinde sözü edilen iptal davaları borçlu tarafından geçerli olarak yapılmış bazı tasarrufların hükümsüz kılınması için açılır. Oysa muvazaa davası borçlunun yaptığı tasarrufi işlemlerin gerçekte hiç yapılmamış olduğunu tesbit ettirmeyi amaçlar. Davacının bu davadaki amacı alacağını tahsil edebilmek için muvazaa nedeniyle temelde geçersiz olan işlemin hükümsüzlüğünü sağlamaktır. Muvazaaya dayalı davalarda davacının icra takibine geçmesi ve aciz belgesi almasına gerek yoktur. Çünkü yukarıda açıklandığı gibi İİK’nın 277 ve izleyen maddelerinde iptal davasına konu tasarruflar özünde geçerli olmasına rağmen kanunun icra hukuku yönünden iptaline imkan verdiği tasarruflardır. Muvazaaya dayalı iptal davasında ise davacı muvazaalı işlemle kendisinin zararlandırıldığını ileri sürmektedir. İİK’nın 277 ve izleyen maddelerinde düzenlenen iptal davası açma hakkı davacının genel hükümlere, muvazaaya dayanarak dava açmasına engel değildir. Davacının iddiasını kanıtlaması halinde iddianın, alacağın tahsiline yönelik bulunduğu da gözetilerek İİK’nın 283/1. maddesi kıyasen uygulanarak iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya haciz ve satış isteyebilmesi yönünden hüküm kurulması gerekecektir.Somut olayda davacının talebinin TBK’nun 19.maddesi gereğince açılmış muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal davası olduğuna göre muvazaalı işlemin diğer tarafı olan …’nın da varsa daha sonraki maliklerinde davaya dahil edilip taraf teşkilinin sağlanması gerekirken taraf teşekkülü yapılmadan verilen karar usul ve yasaya aykırıdır.
2-Dosya içerisindeki bilgi ve belgelerden ve UYAP kayıtlarından, davacı ile davalı arasında … Mahkemesi’nin 2009/107 Esas 2010/364 sayılı dosyası ile boşanmaya karar verildiği ve boşanmanın 19.12.2011 tarihinde kesinleştiği, yine aynı davanın devamı olarak 2011/414 Esas 2012/81 Karar sayılı ilamı ile davacı lehine hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarının artırıldığı dolayı ile davacı lehine mali haklara hükmedildiği anlaşılmaktadır. Davacının bu davayı açmakta hukuki yararı bulunmaktadır.Davacı 25.12.2014 tarihli oturumda keşfe yatıracak parası olmadığını beyan ettiğine ve … Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2009/107 Esas 2010/364 Karar sayılı dosyasından yoksulluk nafakasına hükmedildiğine göre HMK’nun 334.maddesine göre beyanın adli yardım talebi olup olmadığının değerlendirilmesi de yapılması gerekirken, davacının Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin 6.maddesinde de koruma altına alınan mahkemeye erişim hakkını zedeler şekilde yorum yapılarak karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olmuştur.Öte yandan, davacı dava dilekçesine ekli olarak Tapu kaydı ve boşanma davası ile ilgili bilgilere yer vermiş, davacı tarafından verilen 25.04.2014 tarihli dilekçede ise gelini …’ın dinlenmesini istediğini belirtmiştir. HMK’nun 243.maddesi (3) fıkrasına göre tanığı davet gerektiğinde telefon, faks veya elektronik posta gibi araçlardan yararlanarak çağrılabileceği hususunun değerlendirilmemesi de isabetsizdir.Davacı iddasında, davalı ile taşınmazı satın alan dava dışı … arasında akrabalık bağı olduğunu iddia ettiğine göre, anılan şahısların nüfus kayıtlarının çıkartılması masraf gerektirmediği gibi satılan taşınmazda halen kendisinin oturduğu belirttiğinden bu hususun zabıta marifeti ile araştırılması mümkün bulunmaktadır.Davacı keşif deliline dayanmamıştır, mahkemece davanın aydınlanması için resen keşif yapılmasına karar verilmesi halinde HMK’nun 325.maddesine göre davalıdan veya onun yatırmaması halinde ilerde haksız çıkacak şahıstan alınmak üzere hazineden ödenmesine de hükmedebilir.
SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 27.02.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.
HMK Madde 325 Resen yapılması gereken işlemlere ilişkin giderler
Yargıtay İçtihatları
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2013/1489E. , 2014/428K.
- HMK Madde 325
- Resen yapılması gereken işlemlere ilişkin giderler
MAHKEMESİ : İzmir 1. İş Mahkemesi
TARİHİ : 24/04/2013
NUMARASI : 2013/159-2013/240
Taraflar arasındaki “tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 1. İş Mahkemesi’nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 19.07.2012 gün ve 2012/238 E. 2012/542 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin 16.10.2012 gün ve 2012/18593 E. 2012/19322 K. sayılı ilamı ile;
(…Dava konusu somut olayda; davacının, malûllük sigortası hükümlerine göre davalı Kuruma 19.04.2004 tarihinde başvurarak aylık tahsis isteminde bulunduğu,davalı Kurumca, 05.07.2006, 08.12.2006 ve 11.12.2006 tarihli raporların değerlendirilmesi sonucunda, çalışma gücünün en az üçte ikisinin yitirilmediği gerekçesiyle reddedilmesinden sonra, işbu davanın açıldığı; yargılama aşamasında alınan Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu raporunda, davacının, “07.12.2009 tarihinde yapılan muayenesi ve incelenen tetkikleri neticesinde mevcut rahatsızlıklarının kişinin beden çalışma gücünün 2/3’sini kaybetmiş olduğunun bildirilmesine göre; mahkemece, davacı hakkından maluliyet aylığı bağlanması hususunda yasal şartlar oluşmakla, Adli Tıp Kurumu rapor tarihini izleyen aybaşından itibaren maluliyet aylığına hak kazandığının tespitine karar verildiği anlaşılmaktadır.
Dairemizin 21.02.2012 tarih 2011/17350Esas-2012/2958Karar sayılı bozma ilamında özetle; “Mahkemece, davacı sigortalının malüliyet aylığına hak kazanıp kazanmadığı konusunda çelişkinin giderilmediği ve diğer taraftan Adli Tıp Kurumu raporunda da maluliyetin başlangıcına ilişkin bir açıklığın bulunmadığı ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ‘nun 2011/21-488 E, 2011/565 K ve 28.09.2011 tarihli kararı da gözetilerek, Adli Tıp İhtisas Kurulundan alınan raporla çelişki bulunduğu anlaşılmakla, Adli Tıp Genel Kurulu’ndan rapor alınarak, davacının çalışma gücünü 2/3 oranında kaybedip kaybetmediğinin, çalışma gücünü 2/3 ünü kaybetmemekle birlikte, çalışma gücünü en az %60 oranında kaybedip-kaybetmediğinin ve maluliyetin başlangıç tarihinin tespit edilerek, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarih de gözetilerek, varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ve hatalı yorum sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.” gerekçesine yer verilmiştir.
Mahkemece, davacı tarafa dosyanın Adli tıp Kurumu Genel Kurulu’na sevki konusundaki yargılama giderlerini karşılaması için verilen kesin süreye karşın bu konudaki gereklerin davacı tarafça yerine getirilmemiş olduğu ; davacı vekilinin , önceki karar doğrultusunda maluliyet aylığı başlangıcı esas alınmak suretiyle önceki gibi hüküm kurulmasını talep ettiği anlaşılmaktadır.
Mahkemece,bozma ilamına uyulmasına rağmen, bozma ilamının gerekleri yerine getirilmemiştir.
Davaların uzaması veya uzatılmasını engellemek amacıyla, işlemin yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 163. maddesiyle getirilen kesin mehil kuralı, Kanunun amacına uygun kullanılmalı, başka bir anlatımla davanın reddi için araç görülmemelidir. Kesin mehile ilişkin ara kararı her türlü yanlış anlamayı önleyecek şekilde açık ve eksiksiz olmalı, yapılacak işlerin neler olduğu tek tek gösterilmeli, ara karar gereğinin yerine getirilmesi için davacı tarafından yatırılması gereken masraf tutarının ayrıntılı olarak saptanması ve paranın nereye yatırılacağı ile bunun için verilen sürenin kesin süre olduğunun özellikle yazılması gerekir. Mahkemenin, paranın nereye yatırılacağının yazılmaması nedeniyle, 31.12.2009 tarihli celsede verilen kesin mehil ihtarı usulsüz bulunmuştur. 6100 sayılı Yasanın delil ikamesi için avansı düzenleyen 324. maddesi gereği, kesin mehile ilişkin hükümlerin, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işler hakkında uygulanmayacağı hususu ile, aksine bir düzenleme bulunmaması durumunda usul hükümlerine ilişkin değişikliklerin derhal yürürlüğe gireceği ve eldeki davalarda tamamlanmamış usul işlemlerine uygulanması gerektiğinin bundan sonraki yargılamada gözetilmesi gerekir.
Yine; sosyal güvenlik hakkı, kaynağını Anayasanın 60. maddesinden alan temel nitelikte bir hak olup, bu sebeple sosyal güvenlik hukuku kamu hukuku disiplini içinde yer alan bir hukuk dalıdır ve hakimin bakmakta olduğu davanın çözümü için gerekli bütün delillere kendiliğinden başvurması gerekir. Bu husus Türk yargı sisteminde, hukuk hakiminin davayı kendiliğinden inceleyerek çözüme kavuşturamayacağı ve delillerin taraflarca hazırlanması gerektiğine dair kuralın istisnasını teşkil eder. Açıklanan nedenlerle gerçeğe ulaşabilmek ve sosyal güvenlik hakkını gecikmeden sigortalı veya haksahibine teslim edebilmek için kamu düzenine dayanan resen araştırma ilkesinden hareketle, yargılamanın en az masrafla sonuçlandırılması gerektiği de gözetilerek, gerektiğinde HMK 325. maddesi (HUMK 415. madde) gereği ilerde aleyhine hüküm verilenden tahsil edilmek kaydıyla, mahkemece takdir edilen masrafların Devlet hazinesinden ödenmesine karar verilebilecektir.
Mahkemenin yukarıda açıklanan maddi ve hukuki esaslar doğrultusunda yargılama yaparak, aldırılacak rapor ile elde edilecek sonuca göre karar vermesi gerekirken, masrafların davacı vekili tarafından yatırılmadığı gerekçesi ile, yazılı şekilde hüküm kurması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
Ne var ki, davacı tarafın kararı temyiz etmemiş olması nedeniyle usuli kazanılmış hakkı gözetilerek hüküm tesis edilmesi gerekmektedir.
O halde, davalı Kurum vekilinin, bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz e dildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, 1479 sayılı Kanun’un 27 ve devamı maddelerine dayalı, çalışma gücünün 2/3 oranında kaybedilmesi nedeni ile yaşlılık aylığı bağlanması istemine ilişkindir.
Davacı vekili, davacının davalı kurumun sigortalısı olduğunu, geçirdiği rahatsızlıklar nedeni ile, çalışma gücünün 2/3 oranından fazlasını kaybettiği inancı ile maluliyet aylığı bağlanması için yaptığı başvurunun Kurumca reddedildiğini belirterek; mesleğini devam ettirmesi imkansız olan müvekkilinin meslekte kazanma gücünü yitirdiğinin ve maluliyet aylığına hak kazandığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Kurum vekili; davacının malulen emeklilik için Kuruma başvuruda bulunduğunu, davacının hastaneye sevkinin sağlanarak yapılan muayene ve tetkikler sonucunda çalışma gücünü 2/3 oranında kaybetmemiş olduğundan malul sayılamayacağına karar verildiğinden açılan davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.
Yerel Mahkemenin; davacının 12.11.2010 tarihli Adli Tıp Kurumu raporu ile maluliyet durumunun tespit edildiği gözetilerek, 01.12.2010 tarihinden itibaren maluliyet aylığına hak kazandığının tespitine dair verdiği ilk karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece; Adli Tıp İhtisas Kurulundan alınan raporla çelişki bulunduğu anlaşılmakla, Adli Tıp Genel Kurulu’ndan rapor alınarak, davacının çalışma gücünü 2/3 oranında kaybedip kaybetmediğinin, çalışma gücünü 2/3 ünü kaybetmemekle birlikte, çalışma gücünü en az %60 oranında kaybedip-kaybetmediğinin ve maluliyetin başlangıç tarihinin tespit edilerek, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarih de gözetilerek, varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekçesiyle bozulmuştur.
Yerel Mahkemece, bozmaya uyulmasına karşın verilen ikinci kararda; “raporlar arasında giderilmesi gereken çelişki bulunmadığı gibi; Adli Tıp Kurumu raporu uyarınca ve rapor tarihi itibariyle çalışma gücünün 2/3’ünü kaybettiği tıbbi bulgularla sabit olup; bu rapor tarihi öncesinde aylığa hak kazanıp kazanamayacağı yolundaki incelemenin davacı tarafından da talep edilmediği” gerekçesiyle davacının 12.11.2010 tarihli Adli Tıp Kurumu raporu ile maluliyet durumunun tespit edildiği gözetilerek, 01.12.2010 tarihinden itibaren maluliyet aylığına hak kazandığının tespitine karar verilmiş, bu karar da davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece içeriği yukarıya alınan gerekçe ile bozulmuş, Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.
Direnme hükmünü, davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekili temyiz etmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; uyulmasına karar verilen bozma ilamının gereğinin yerine getirilip getirilmediği varılacak sonuca göre Adli Tıp Kurumu Genel Kurulundan rapor alınmasına gerek olup olmadığı, noktalarında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü, “usuli kazanılmış hak” kavramının açıklanmasını ve açıklanan olgular karşısında somut olay ve taraflar yönünden gerçekleşip gerçekleşmediğinin irdelenmesini gerekli kılmaktadır.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda “usuli kazanılmış hak” kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır.
Bu kurum, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri haline gelmiştir. Anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin yada tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir.
Bir mahkemenin Yargıtay Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. “Usuli kazanılmış hak” olarak tanımlayacağımız bu olgu mahkemeye, hükmüne uyduğu Yargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurma zorunluluğu getirmektedir (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı YİBK).
Mahkemenin, Yargıtay’ın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış hak doğabileceği gibi, bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli kazanılmış hak gerçekleşebilir. Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün bozma kararının kapsamı dışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme yaparak karar veremez. Bir başka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur (04.02.1959 gün ve 13/5 sayılı YİBK).
Kazanılmış haklar hukuk devleti kavramının temelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasanın 2.maddesinde açıklanan “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir” hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez.
Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, bir çok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır:
Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişe etkili bir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuş olmakla oluşan usuli kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır.
Benzer şekilde; uygulanması gereken bir kanun hükmü, karar kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilirse, usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (HGK.nun 21.01.2004 gün, 2004/10-44 E, 19 K.).
Bu sayılanların dışında ayrıca; görev konusu, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü-6. Baskı, cilt 5, 2001).
Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için; bir davada, ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 12.07.2006 gün ve 2006/4-519 E., 527 K., 31.05.2006 gün ve 2006/10-307 E., 337 K., 10.05.2006 gün ve 2006/4-230 E., 288 K. sayılı ilamları).
Somut olayda, Özel Dairenin 21.02.2012 tarihli ilk bozma kararı sonrasında, Yerel Mahkemenin bozmaya uyulmasına karar vermesi karşısında, bozma ilamında değinilen biçimde; Adli Tıp Genel Kurulu’ndan rapor alınarak, çelişkinin giderilmesi hususunda davalı lehine usuli kazanılmış hak oluşmuştur. Doğmuş olan bu usuli kazanılmış hakka Yerel Mahkeme uymak zorunda olduğundan, daha sonra usuli kazanılmış hakkı ihlal eder şekilde, davacının 12.11.2010 tarihli Adli Tıp Kurumu raporu ile maluliyet durumunun tespit edildiği gözetilerek, 01.12.2010 tarihinden itibaren maluliyet aylığına hak kazandığının tespitine karar verilmesi doğru değildir.
Diğer taraftan, mahkemece 09.07.2012 tarihli duruşmada “davacı tarafça 200,00 TL mahkeme avansının 1 haftalık kesin süre içerisinde, mahkemeler veznesine yatırılmasına…” denilerek verilen kesin sürede paranın mahkeme veznesine yatırılması gerektiği bildirildiği halde Özel Daire bozma ilamında paranın nereye yatırılacağının bildirilmediği denilmesinin maddi hataya dayalı olduğu kabul edilmiş; bu nedenle “paranın nereye yatırılacağı” ibaresinin ilamdan çıkarılması gerekmiştir.
Şu durumda, Hukuk Genel Kurulu’nca da, az yukarıda vurgulanan ifadelerin bozma ilamından çıkartılması suretiyle benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile; direnme kararının, Özel Daire bozma ilamından geçen “paranın nereye yatırılacağı” ibaresinin çıkartılması suretiyle, Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 8/3.fıkrası uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 02.04.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.