Bilirkişinin Hukuki Sorumluluğu ve Devlete Karşı Tazminat Davası: HMK Madde 285
Hukuk yargılamasında bilirkişi, hakimin mütemmim cüzü ve teknik bilgi sahasındaki en temel yardımcısıdır. Bilirkişinin sunduğu raporun mahkeme kararlarını doğrudan şekillendirme gücü, beraberinde çok ağır bir hukuki sorumluluk rejimini de getirmektedir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 285. maddesi, bilirkişinin kasten veya ağır ihmal suretiyle düzenlediği gerçeğe aykırı raporların mahkemece hükme esas alınması durumunda ortaya çıkacak zararlar için özel bir sorumluluk modeli öngörmüştür. Yasaya göre, bu zararların tazmini için doğrudan bilirkişiye dava açılamamakta; zarar görenlerin öncelikle Devlete karşı tazminat davası açması gerekip, Devletin ise ödediği tazminatı kusurlu bilirkişiye rücu etmesi zorunlu kılınmıştır. Hakimlerin hukuki sorumluluğu ile paralellik gösteren bu mekanizma, bir yandan bilirkişilerin mesleki faaliyetlerini baskı altında kalmadan özgürce ifa etmelerini sağlarken, diğer yandan ağır kusurlu davranışların yaptırımsız kalmasını engellemektedir. Bilirkişinin bu sorumluluğu, bilirkişinin kamu görevlisi statüsü (HMK m. 284), bilirkişi raporunun takdiri (HMK m. 282) ve rapora itiraz usulü (HMK m. 281) ile doğrudan etkilileşim halindedir.
HMK Madde 285: Kanun Metni
Bilirkişinin hukuki sorumluluğu
MADDE 285- (1) Bilirkişinin kasten veya ağır ihmal suretiyle düzenlemiş olduğu gerçeğe aykırı raporun, mahkemece hükme esas alınması sebebiyle zarar görmüş olanlar, bu zararın tazmini için Devlete karşı tazminat davası açabilirler.
(2) Devlet, ödediği tazminat için sorumlu bilirkişiye rücu eder.
6100 sayılı Kanunda Yer Alan Madde Gerekçesi
Bu maddede, bilirkişinin hukukî sorumluluğu ile ilgili özel bir düzenleme getirilmiştir. Maddenin birinci fıkrasında yer alan hükümle, bilirkişilerin hukukî sorumluluğu hususu, bilirkişinin, Tasarıda ağır basan hâkimin yardımcısı olma niteliği de dikkate alınarak, hâkimlerin hukukî sorumluluğu konusunda benimsenmiş olan hukukî rejimle (51 inci madde) paralellik arz edecek bir biçimde düzenlenmiştir. Anılan düzenlemeye göre, bilirkişinin kasten veya ağır ihmâl suretiyle düzenlemiş olduğu gerçeğe aykırı raporun mahkemece hükme esas alınması sebebiyle, zarar görmüş olanlar, bu zararlarının tazmini için, Devlete karşı tazminat davası açabileceklerdir.
Bilirkişi, yargı düzeni içerisinde hâkimin yerine kaim olmamakla birlikte, hâkim tarafından yapılan görevlendirme çerçevesinde onun yetki sahasına giren faaliyetin önemli bir kısmını üstlenmek suretiyle, alacağı kararda büyük ölçüde belirleyici ve etkin bir rol oynamakta; yargı işlevinin daha genel plânda ise klasik kamu hizmetleri arasında yer aldığı tartışmasız kabul edilen adalet hizmetlerinin işleyişine katkıda bulunmaktadır. Bilirkişilik görevi, klasik bir kamu hizmeti olan adli hizmetlerin ifasına yahut işleyişine katkı sağlamaya yönelik bir görev olduğuna göre, böyle bir hizmetin karakteristik unsurları olan aslilik ve süreklilik niteliklerini de, bünyesinde doğal olarak barındıracaktır. Her şeyden önce, bilirkişi, adli düzen içerisinde, adli organın faaliyet alanına giren işlerin bir kısmını, hâkim ya da diğer bir adli organ tarafından yapılan görevlendirme çerçevesinde, ona ait kamusal yetkileri kullanmak suretiyle, onun adına daha genel plânda ise Devlet adına gerçekleştirmekte, yani, Devlet adına asli bir görev ifa etmektedir. Bilirkişilik görevi, kesintisizlik ve süreklilik de göstermektedir. Zira, bir görevin kesintisizliğini ve sürekliliğini belirleyen olgu, onun süresi değil; potansiyel olarak her an ilgililerin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir durumda bulunmasıdır. Bilirkişilik görevi de, potansiyel olarak, her an ilgililerin ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde işler bir durumda bulunmaktadır. Bu durumda, onun da, kesintisiz ve sürekli olduğu söylenebilir. İlgililerin istemlerine göre zaman zaman işlerlik kazanıyor olması, bilirkişilik görevinin, potansiyel olarak taşıdığı süreklilik ve kesintisizlik niteliklerine herhangi bir hâlel getirmez; sadece söz konusu görevin taşıdığı bu niteliklerin pek belirgin bir boyut kazanmadığını ortaya koyar. Öte yandan, her bir durumda, (somut olayda) üstlenilen bilirkişilik görevi, diğerlerinden ayrı ve bağımsız bir süreçtir ve kendi içerisinde sürekli ve kesintisizdir. Her bir durumda (somut olayda), görevi üstlenen kişilerin değişmesi ve süreli olarak faaliyet göstermesi, cevap verilmesi gereken ihtiyaçların niteliğinden ve işin özelliğinden kaynaklanmaktadır. Bu ise hiçbir zaman bağımsız bir süreç olan bilirkişilik görevinin, kesintisizlik ve süreklilik niteliklerini taşımadığı şeklinde yorumlanamaz. Kaldı ki, Anayasanın 128 inci maddesinde sözü edilen ve kamu görevini belirleyen kavramlar olarak ortaya çıkan “aslilik” ve “sürekli olma” nitelikleri, çalışanın kişiliğine ve durumuna değil; yaptığı göreve bağlı koşullardır. Yani, aslilik ve süreklilik, görevi ifa edenin kişiliğinden bağımsız, onun yapmış olduğu göreve ilişkin temel niteliklerdir. Özellikle, bilirkişilik görevini ifa eden kişilerin, her bir somut olayda değişim göstermesi, bu görevin sürekli olma niteliğinden yoksun bulunduğu anlamına gelmez. Zira, adli hizmetlerin ifasına ya da işleyişine katkı sağlamaya yönelik bilirkişilik görevi, bu görevi ifa edeceklerin şahsından bağımsız olarak süreklidir. Ayrıca, sözü edilen görevin, gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi ve doğru karara varılabilmesi için arz ettiği özel önem de dikkate alındığında, kamu yararı temeline dayandığı konusunda herhangi bir kuşku da bulunmamaktadır. Aksi takdirde, adaletin gereği gibi tecellisi de mümkün olmaz. Bütün bu işaret edilen hususlardan hareketle, bilirkişilerin, adli hizmetlerin ifasına ya da işleyişine katkı sağlamaya yönelik, aslî, sürekli, kesintisiz ve kamu yararı temeline dayalı bulunan bir görev; yani, kamu görevi yaptıkları söylenebilir.
Anayasanın 128 inci maddesinde, kamu görevlerinin, “memurlar” ile “diğer kamu görevlileri” aracılığıyla yerine getirileceği hususu açıkça hükme bağlanmıştır. Kamu görevlisi kavramı, memur kavramını da içeren ve kapsam itibarıyla ondan daha geniş olan bir kavramdır. Bu durum gözetildiğinde, memur kavramını belirlemede kullanılan ölçütlerin, diğer kamu görevlisi kavramının kapsamının tayininde kullanılamayacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Genel çerçevede bir memurun varlığından söz edilebilmesi için, şu iki unsurun bir arada bulunması gerektiği söylenebilir. Bunlar; ortada bir kamu hizmetinin bulunması ve kamu hizmetinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevleri ifa eden kişinin, sürekli bir biçimde idarî kadro ve idarî hiyerarşi içinde yer almasıdır. Bilirkişilerin, bu tanımlama çerçevesinde, Devletin sürekli bir biçimde idarî kadrosu ve idarî hiyerarşisi içinde yer almamaları sebebiyle memur olmadıkları açıktır. Diğer kamu görevlisi kavramının unsurları ise kısaca şu şekilde ortaya konabilir; aslî ve sürekli görevlerde (kamu görevinde) çalışıp da, memur ve işçilerin dışında kalan personelden olma ile Devlete kamu hukukî ilişkisiyle bağlı bulunmadır. Bilirkişilerin görevlendiriliş biçiminin, görev ve yetkilerinin bir özel hukuk sözleşmesinden kaynaklanmayıp genel çerçevede de olsa kanun hükümleriyle belirlenmiş bulunması, kamu görevi yapmaları, görevlendirilmelerinin adli bir organın kamusal tasarrufu ile gerçekleştirilmesi, bazı hallerden bu görevi kabulle yükümlü tutulmaları, yemin etme yükümlülüklerinin varlığı, objektiflik ve tarafsızlık ilkeleri çerçevesinde şahsen faaliyet göstermeleri, hâkimler hakkındaki sebeplere dayanılarak reddedilebilmeleri, aynı gerekçelerle kendi kendilerini reddedebilmeleri ve tanıklıktan çekinmeye ilişkin nedenlere dayanarak görevden çekinebilmeleri, görevin ifasını sağlamaya yönelik olarak haklarında özel disiplin hükümlerinin öngörülmüş bulunması, bilirkişiyi etki altına almaya yönelik davranışların Türk Ceza Kanunu anlamında bir suç sayılması (m.288) ve bazı kamusal yetkilerle donatılmış olmaları, onlarla, Devlet arasında özel bir kamu hukuku ilişkisi bulunduğunun somut göstergelerini oluşturmaktadır. Bu açıdan yaklaşıldığında, bilirkişinin, kamu görevi yapan bir kamu görevlisi, genel çerçevede de resmî kimliği bulunan bir görevli (yani, resmî görevli) olduğu söylenebilir.
Anayasanın 40 ıncı maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında, kişinin, resmî görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zararların, kanuna göre Devletçe tazmin edileceği, Devletin sorumlu durumunda bulunan ilgili görevliye rücu hakkının saklı olacağı; 129 uncu maddesinin beşinci fıkrasında da, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabileceği belirtilmiştir. Bu iki anayasal düzenleme birbiri ile çatışmamakta; aksine birbiri ile bir uyum içerisinde bulunmaktadır. Zira, her iki düzenlemede, memur ve diğer kamu görevlilerinin, daha geniş bir ifadeyle resmî görevlilerin görevlerini ifa ederken yahut yetkilerini kullanırken kusurlu davranışlarıyla verdikleri zarardan dolayı, Devletin birinci derecede sorumluluğunu öngörmektedir. Bu durumda Anayasanın 129 uncu maddesinin beşinci fıkrası anlamında kamu görevlisi, 40 ıncı maddesinin ikinci fıkrası anlamında ise resmî görevli konumunda bulunan bilirkişinin, kasten yahut ihmâl suretiyle gerçeğe aykırı rapor vermiş ve bunun mahkemece hükme dayanak yapılmış bulunmasından kaynaklanan zararlardan dolayı, Devlet birinci derecede sorumlu olmalı; ancak onun kusurlu bilirkişiye de rücu hakkı saklı tutulmalıdır. İşte, Tasarının 289 uncu maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarında yer alan düzenleme ile yukarıda anılan anayasal kuralların bir kamu görevlisi olan bilirkişiler bakımından da, hafif ihmâl hâli kapsam dışı bırakılarak, hukukî sorumluluk noktasında somutlaştırılması sağlanmak istenmiştir. Bilirkişilik görevinin üstlenilemez hâle gelmesini önlemek amacıyla, gerçeğe aykırı rapor vermeden kaynaklanan zararlardan Devletin tazminatla sorumlu tutulmasında, gerçeğe aykırı olarak verilmiş ve hükme dayanak yapılmış bulunan raporun, bilirkişinin kasdi yahut ağır ihmâlini içeren iradesinin ürünü olması aranmış; bu düzenlemede, hâkimler bağlamında yapılan tercihte olduğu gibi, hafif ihmâl hâli ise tümüyle devre dışı bırakılmıştır.
Maddenin ikinci fıkrasında yer alan düzenleme ile, bilirkişinin hukukî sorumluluğunun işletilebilmesi için, zarara uğramış olanların, çeşitli hukukî yollara başvurmak suretiyle, zararın doğmasını önlemek imkânına sahip bulunmaları hâlinde, bu yolları tüketmiş; ama yine zararın doğumunu önleyememiş olmaları da bir önkoşul hâline getirilmiştir.
Maddenin üçüncü fıkrasında ise verilmiş olan gerçeğe aykırı raporun hükme esas alınmasından kaynaklanan zararları Devletin tazmin etmesi durumunda, asıl sorumlu konumunda olan kusurlu bilirkişiye rücu hakkının bulunduğu, yukarıda anılan anayasa kuralları da dikkate alınarak açıkça ifade olunmuştur. Çünkü, nihai plânda zararı tazmin etmekle yükümlü olan, kusurlu bilirkişinin kendisidir. Devlet burada, idarî güvence ilkesinin işlerlik kazanmış olması sebebiyle, ilgililerin mağduriyetinin önlenmesi için, zararın tazmini bağlamında devreye girmektedir.
Bilirkişinin, raporun hazırlanmasından önceki evrede, rapora hazırlık bağlamında gerçekleştirmiş olduğu tasarruflardan kaynaklanan zararlardan doğan hukukî sorumluluğu ise anılan yasal düzenlemenin kapsamı dışındadır. Bilirkişinin çoğunlukla tecrübe kuralları yardımıyla vakıa tespitini ya da tecrübe kurallarını vakıalara uygulayarak varmış oldukları sonuçları içerecek olan raporlarının hazırlanmasından önceki evrede, kamusal bir yetkiye dayalı olarak, kendilerine tevdi edilmiş olan malzemeler (sanat eserleri, teknik araçlar ve belgeler) ya da gözlem, müşahede, kan alma ve benzeri eylemleri nedeniyle de inceleme adı altında bizatihi kişiler üzerinde tasarrufta bulunması mümkündür. Bilirkişinin sözü edilen tasarrufları esnasında kendisine tevdii edilmiş olan malzemeyi (örneğin; orijinalliğini tespit bağlamında kendisine tevdii edilmiş olan tabloyu, kıymet takdiri ya da niteliğinin tayini için kendisine verilmiş bulunan vazo ya da heykelleri), bir zarara uğratması veya tıbbî inceleme evresinde kişilerin beden tamlıklarını, ruh bütünlüklerini veya sağlıklarını tehlikeye düşürmesi, her zaman olasıdır. Sör konusu zarar verici eylemler, kamu görevi niteliği tartışmasız kabul edilen adli bir görevin ifası bağlamında, adli bir organın istemi doğrultusunda ve onun görevlendirmesi dolayısıyla kamusal bir yetkiye dayanılmak suretiyle gerçekleştirildikleri için adlî–idarî eylem niteliği taşırlar ve idare bu eylemlerden kaynaklanın zararları, hizmet kusurunun varlığı nedeniyle (Anayasanın 125 inci maddesinin son fıkrası) tazminle yükümlü tutulmalı; bu durumda Adalet Bakanlığına karşı idarî yargı yerinde ilgililerce tam yargı davası açılması yoluna gidilmelidir.
Adalet Komisyonu Değişiklik Gerekçesi
Tasarının 289 uncu maddesinin görüşülmesi esnasında verilen önerge ile bilirkişi tarafından düzenlenip, mahkemece hükme esas alınan bir rapordan dolayı zarar görmüş olanlara Devletin tazminat ödemesi durumunda, zararın doğmasından sorumlu olan bilirkişiye rücu edilmesindeki takdir yetkisi kaldırılmış, “rücu etme” işlemi işin niteliği gereği zorunlu hâle getirilmiş ve madde teselsül nedeniyle 291 inci madde olarak kabul edilmiştir.
Hukuki İncelemeler
Medeni Usul Hukukunda Bilirkişinin Hukuki Statüsü ve Devletin Birincil Hukuki Sorumluluğu İlkesi
HMK’nın 285. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, bilirkişinin kasten veya ağır ihmal suretiyle gerçeğe aykırı rapor düzenlemesi ve bu raporun mahkemece hükme esas alınması durumunda zarar görenler, tazminat davasını doğrudan doğruya bilirkişiye karşı açamazlar. Dava, doğrudan Devlete karşı açılmalıdır. Bu düzenleme, Anayasa’nın 40. maddesinin ikinci fıkrası (resmi görevlilerin haksız işlemleri sonucu doğan zararların Devletçe tazmini) ve Anayasa’nın 129. maddesinin beşinci fıkrası (kamu görevlilerinin kusurlarından doğan tazminat davalarının idare aleyhine açılması) ile tam bir uyum içerisindedir.
Bilirkişi, idari anlamda kadrolu bir memur olmasa da, mahkeme tarafından kamusal adaletin tecellisi için görevlendirilmiş, HMK m. 284 anlamında geçici bir kamu görevlisidir. Yargı faaliyetinin önemli bir parçasını yerine getiren bilirkişilerin, uyuşmazlığın tarafları tarafından doğrudan kişisel davalarla baskı altına alınması, tarafsız ve bağımsız rapor hazırlamalarını imkansız kılabilirdi. Yasa koyucu, hakimin sorumluluğuna paralel bir güvence mekanizması kurarak davayı Devlete yöneltmiş, bilirkişinin yargısal işlevini koruma altına almıştır.
Tazminat Davasının Esas Şartları: Kast veya Ağır İhmal Kıstası, Hükme Esas Alınma ve İlliyet Bağı
Bilirkişinin düzenlediği bir rapordan dolayı Devletin tazminat sorumluluğunun doğabilmesi için HMK m. 285 son derece sıkı ve kümülatif şartlar aramaktadır. Bu şartlar gerçekleşmeden açılacak davalar esasa girilmeden usulden reddedilecektir:
- Kusur Derecesi (Kast veya Ağır İhmal): Bilirkişinin hafif ihmali, mesleki deneyimsizliği, basit maddi hataları veya bilimsel görüş ayrılıkları tazminat davasına konu edilemez. Bilirkişinin maddi vakıaları kasten gizlemesi veya mesleki kuralları ağır şekilde ihmal ederek gerçeğe aykırı rapor hazırlamış olması şarttır. Bu durum, HMK m. 278‘deki “özen yükümlülüğünün” en ağır şekilde ihlali anlamına gelir.
- Hükme Esas Alınma: Raporun sadece gerçeğe aykırı olması yetmez; bu raporun mahkemece nihai karara (hükme) doğrudan dayanak yapılmış olması gerekir. Eğer hakim, HMK m. 282 uyarınca raporun takdiri delil niteliğini gözeterek rapora itibar etmemiş veya HMK m. 281 uyarınca alınan ek raporlarla gerçeğe aykırılığı gidererek karar vermişse, Devletin tazminat sorumluluğu doğmayacaktır. Çünkü bu durumda illiyet bağı (nedensellik bağı) kesilmiştir.
- Zararın Doğması: Hükme esas alınan gerçeğe aykırı rapor nedeniyle taraflardan birinin malvarlığında veya şahıs varlığında somut bir zararın meydana gelmiş olması zorunludur.
HMK Madde 286 Kapsamında Görevli ve Yetkili Mahkeme: Yargıtay İçtihatları Işığında Usuli Hataların Önlenmesi
Bilirkişinin hukuki sorumluluğuna dayalı olarak açılacak tazminat davalarında yapılan en yaygın ve ölümcül hata, davanın genel görevli Asliye Hukuk Mahkemelerinde açılmasıdır. HMK’nın 286. maddesi bu konuda çok net bir görev kuralı belirlemiştir:
- Gerçeğe aykırı bilirkişi raporunun ilk derece mahkemesince hükme esas alındığı hallerde dava, bu mahkemenin yargı çevresi içinde yer aldığı Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) Hukuk Dairesinde açılır.
- Raporun Bölge Adliye Mahkemesince hükme esas alındığı hallerde ise dava Yargıtay ilgili hukuk dairesinde görülür.
Nitekim bu mevzuat sayfamızda yer alan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 2019/1259 E. , 2021/179 K. sayılı ilamı ile Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 2018/576 E. , 2020/1076 K. sayılı ilamı bu usul kuralının katı bir şekilde uygulandığını göstermektedir. Her iki kararda da davacılar, bilirkişi raporları nedeniyle uğradıkları zararların tazmini için ilk derece mahkemelerinde (Asliye Hukuk Mahkemesi) dava açmışlardır. Yargıtay, görev kurallarının kamu düzenine ilişkin olduğunu vurgulayarak, davanın çözüm yerinin doğrudan Bölge Adliye Mahkemesi olduğunu belirtmiş ve ilk derece mahkemelerince esasa girilerek karar verilmesini usul ve yasaya aykırı bularak kararları görev yönünden bozmuştur. Bu nedenle, usuli hak kayıpları yaşamamak adına davanın doğrudan yetkili BAM dairesinde açılması hayati derecede önemlidir.
Avukat Görüşü: Devletin Bilirkişiye Rücu Davası (HMK m. 285/2) ve HMK m. 283 ile Sorumluluk Dengesi
HMK m. 285’in ikinci fıkrası, “Devlet, ödediği tazminat için sorumlu bilirkişiye rücu eder” hükmünü taşımaktadır. Adalet Komisyonu gerekçesinde açıkça belirtildiği üzere, tasarı metnindeki rücu edilmesindeki “takdir yetkisi” kaldırılmış ve rücu işlemi tamamen zorunlu hale getirilmiştir. Bu yasal zorunluluk, kamu kaynaklarının korunması ve bilirkişilerin mesleki ciddiyetinin en üst düzeyde tutulması amacına hizmet eder. Devlet, zarar görene ödediği tazminat miktarını, kasten veya ağır ihmalle gerçeğe aykırı rapor hazırlayan bilirkişiden yasal yollarla tahsil etmek zorundadır.
Bu mesleki sorumluluk, HMK m. 283‘te düzenlenen “bilirkişi ücret ve giderleri” ile mükemmel bir denge oluşturur. Yasa, bilirkişinin emeğini korumak amacıyla anayasal angarya yasağı kapsamında her yıl güncellenen tarifeye göre ücret almasını güvence altına alırken; görevini kötüye kullanan veya ağır ihmal gösteren bilirkişiyi de son derece ağır bir mali tazminat (rücu) yaptırımı ile karşı karşıya bırakmaktadır. Dolayısıyla, bilirkişilik mesleği sadece yasal tarifeden gelir elde edilen konforlu bir alan olmayıp, raporun altındaki imzanın hukuki ve mali ağırlığının son derece yüksek olduğu kamusal bir sorumluluk alanıdır.
HMK Madde 285 Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Bilirkişi raporu yüzünden zarar gören kişi davayı kime açmalıdır?
Zarar gören kişi davayı doğrudan bilirkişiye karşı açamaz. HMK Madde 285/1 uyarınca, davanın doğrudan Devlete (Adalet Bakanlığı muhatap alınarak Hazineye) karşı açılması yasal bir zorunluluktur. Devlet, ödediği tazminatı daha sonra kusurlu bilirkişiye rücu eder.
Bilirkişinin her türlü rapor hatasından dolayı Devletin sorumluluğu doğar mı?
Hayır. Devletin sorumluluğunun doğabilmesi için rapordaki hatanın bilirkişinin “kasten” veya “ağır ihmal” suretiyle gerçekleştirdiği bir gerçeğe aykırılıktan kaynaklanması gerekir. Hafif ihmaller, basit hesaplama hataları veya bilimsel görüş ayrılıkları bu davanın konusu olamaz.
Bilirkişi raporu mahkeme kararına esas alınmamışsa tazminat istenebilir mi?
Hayır. HMK m. 285/1 uyarınca, gerçeğe aykırı raporun mutlaka “mahkemece hükme esas alınmış olması” şarttır. Eğer mahkeme rapora itibar etmemiş ve başka delillere dayanarak karar vermişse, rapor ile doğan zarar arasında nedensellik bağı kurulamayacağından dava reddedilir.
Bilirkişinin hukuki sorumluluğuna dayalı tazminat davası hangi mahkemede açılır?
Bu davalar genel görevli Asliye Hukuk Mahkemelerinde açılamaz. Raporun ilk derece mahkemesince hükme esas alındığı hallerde ilk derece mahkemesinin bulunduğu yerdeki Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesinde; bölge adliye mahkemesince esas alındığı hallerde ise Yargıtay ilgili hukuk dairesinde açılması gerekir.
UYARI
Web sitemizde yayımlanan tüm makale ve içeriklerin telif hakkı Av. Murat ÖCAL’a aittir. Makaleler, hak sahipliğinin tescili amacıyla elektronik imza ve zaman damgası ile korunmaktadır. Bu içeriklerin izinsiz olarak kopyalanması, özetlenmesi veya başka internet sitelerinde yayımlanması halinde derhal hukuki ve cezai süreç başlatılacaktır.
Avukat meslektaşlar, makale içeriklerini dava dilekçelerinde serbestçe kullanabilirler.
Sitemizde yer alan tüm içerik yalnızca bilgilendirme amacı taşımaktadır. Burada sunulan hiçbir bilgi, herhangi bir yasal veya profesyonel tavsiye niteliğinde değildir. Bu paylaşım, hiçbir şekilde avukat–müvekkil ilişkisi doğurmaz. Bu nedenle ziyaretçilerimizin, profesyonel ve resmi anlamda hukuki yardım almadan herhangi bir işlemde bulunmamaları önemle tavsiye olunur.